Genco Erkal – Ercan Kesal Söyleşisi

Istanbul, Ocak, 2020

 

Ercan Kesal: Hoş geldiniz.
Genco Erkal: Hoş bulduk.

E: Ev sahibi gibi konuştuğuma bakmayın tabii. Hoş geldik aslında. Dostlarımızın mekânındayız. Sizinle burada olmak, muhabbet etmek ve söyleşmek çok güzel bir duygu… Öncelikle kendim için söyleyeyim. Vesile oldukları için de teşekkür ederim dostlarımıza.
G: Ben de çok çok mutluyum.

E: Şöyle bir soru dünden beri aklımda dönüp duruyor. Onunla başlamak isterim. Müsaade ederseniz… Şimdi sanatla, sinemayla, edebiyatla bu soyut kavramlar üzerinden tarif edilen bu tür işlerle insan niye hemhal olur? Niye yolu oraya düşer zamanın birinde? Neden böyle bir şeye rüçhan olur? Bu beni hep merak ettiren bir şey... Nedeni de şu: Hekim olduğumu biliyorsunuz.
G: Evet.

E: Mesleği, eğitimi, okumalarını bu kanaldan yapmış birisiyim. 47 yaşında kamerayı gördüm. Son 12 yıldır filan da, 2020’deyiz şimdi, sinemayla fazlasıyla iç içe geçiyor hayatım.
G: Evet.

E: Hem oyuncu olarak, hem senarist olarak, hem de kamera arkasında ve önünde. Kieslowski okuyorum. Orada çok hoşuma giden bir anekdot var. Uzunca bir süre itfaiyeci olmak istemiş Polonyalı yönetmen.
G: Evet.

E: Annesi de onun ısrarla yönetmen olmasını istiyormuş. Sinemacı olmasını istiyormuş ve o Lodz Sinema Okulu’nun sınavlarına girmesini sağlıyor fakat her seferinde kaybediyormuş.
G: İstemiyor demek ki…

E: Biraz…
G: İçi istemiyor.

E: İçi istemiyor. Sonra, son hakkına mı girecekmiş filan, bir ön mülakat yapılmış galiba… Dışarı çıktım, diyor, “hava çok yağmurluydu. Annem beni bekliyordu merdivenlerde. Ve çok yağmur vardı. Yanına vardım. Nasıl geçti, dedi. Kötü, dedim, yine ona. Yağmurdan mıydı, yoksa annem üzüntüsünden ağlıyor muydu, hala bilmiyorum.” diyor. “Fakat annemin bu hali beni çok etkiledi ve sinema okumam gerektiğini düşündüm.”
G: Bak…

E: Diyor ve sinemaya başlıyor. Ve bence hani çağımızın en önemli sinemacılarından birisi. Şimdi bu bir Polonyalı yönetmenin yıllar sonra hala kendine sorduğu bir soru olarak da devam ediyor. “Annem o gün üzüntüsünden mi ağlıyordu, yoksa yağmur yüzünden mi ben onu ağlıyor zannettim.” Hala yanlış tercih yapıp yapmadığı konusunda kararsız birisi... Bu kadar şahane filmlerden sonra… Bizde de Ömer Lütfi Akad’ı, siz tanıyorsunuz tabii…
G: Evet.

E: Nasıl bir sinemaya geçiş yaptığını… Muhasebeyle uğraşan bir adamın bir anda kameranın arkasında hayatını nasıl devam ettirdiğini…
G: Yarı tesadüf…

E: Ya da Metin Erksan’ın… Yarım kalmış bir filmi tamamlamak için yapımcının teklifi üzerine kamera arkasına geçmesi gibi… Benim hayatımdaki, her ne kadar sinemaya dair tutkum hep güçlü oldu. Hep bir yönetmenlik arzusu içindeydim ama senarist olarak ve oyuncu olarak kameranın bir tarafında, önünde ya da arkasında yer alacağımı çok da hesaplamamıştım. Fakat siz bu dünyaya sanki oyuncu olmak üzere…
G: Galiba öyle…

E: Ve baştan sona da hep oyuncu olarak yaşamak üzere gelmiş gibisiniz. Bana biraz ondan bahseder misiniz? Bu nasıl oluyor?
G: Evet. Yani ben, doğduğum beri diyeceğim tabii doğduğumdan beri ama gerisini hatırlamıyorum, kendimi hatırladığımdan beri… Mesela en çok sevdiğim oyuncak, o zaman öyle bir şeyler vardı. Böyle kartonlar alınır, evde kesilir, onu birbirine yapıştırırsın, bir sahne olur. Kartondan bir sahne olur. Ondan sonra kişiler vardır. Onları kesersin. Onları da çıkarırsın. O sahnede onları oynatırsın. Eski masallardan, daha çok Bin bir Gece Masalları’ndan ya da Avrupaî Grimm Kardeşler’in öyküleri falan… Ben onlarla oynardım. En çok sevdiğim oyun buydu. Yani oradan belli ki oyuncu ve yönetmen, çünkü aynı zamanda yönetiyorsun, sonra kendim kişiler yapmaya başladım. Kendim çizip, onları kesip, oynatmaya başladım. Onlara öyküler yaptım. İşte, bir çeşit, aslında, bunu çok iyi anlayacaksın, çünkü meslek olarak anlayacaksın, kendimi ifade edemeyen biriyim çocukken. Çok kapalı, içine çok kapalı, çok çekingen, kimseyle iletişim kuramayan, ben kendimi en rahat böyle iletişim kurabileceğimi fark ettim. Dünyayla ve insanlarla… O yüzden oyunculuk sığındığım bir yer oluyor aslında. Hakikaten oraya girdikten sonra ve okulda falan oynamaya başladıktan sonra, “hah”, dedim işte, “ben aradığım hayat bu!” Çünkü ben asıl orada yaşıyorum. Yani hayatta yaşamıyorum ben, sahnede yaşıyorum çünkü. Biraz abartarak söylüyorum bunu ama. İşte bunu keşfettim.

E: Yani kendinizi gerçekleştirdiğiniz yeri…
G: Evet.

E: Keşfetmiş ve bu size bahşolunmuş. Bu müthiş de bir şey aslında.
G: Ne müthiş bir şey! Ya ben onu diyorum. Ve insan ne olacağını ve hayattaki rolünün ne olduğunu bu kadar bu kadar genç yaşta bilebilmesi ve artık ondan sonra her şeyi o yönde ilerletebilmesi…

E: Ebeveynlerin şeyi oldu mu? Babada, annede… Yönlendirmesi…
G: Karşıydılar.

E: Ha, karşıydılar!
G: Karşıydılar. Annem hiç gözükmüyordu ortalıkta ama sonradan annemin babamı etkilediğini öğrendim yıllar sonra. Babam on sekiz yaşıma geldiğimde, ne yapmak istiyorsun, dedi, lise bitiyor, dedi, artık rüştünü ispat ettin. Var ya bizde… Ne yapacaksın, dedi, bundan sonra… Vallahi, ben tiyatrocu olmak istiyorum baba, dedim. Onu unut, dedi. Ya da, bu evde olamazsın, dedi. Artık sen karar verebilecek bir yaştasın, istersen kendine yeni bir ev tutarsın, yeni bir hayat kurarsın, orada tiyatro yapabilirsin tabii, dedi. Ama bu evde tiyatrocu olamazsın, dedi. İkinci tercihin nedir, dedi bana. Psikoloji, dedim ben de. Gerçekten de ikinci tercihim psikolojiydi ama. Samimi olarak, dedim. Mademki tiyatrocu olamıyorum. Çünkü öyle bir cesaretim yoktu galiba. Yeni on sekizime girmişim. Bir hali vakti yerinde, aşağı yukarı, el bebek gül bebek büyümüş bir aileden bir çocuk, ben gidiyorum, deyip de, kendine yepyeni bir hayat kurması falan…

E: Tek çocuk muydunuz?
G: Yok bir de kardeşim vardı. Dört yaş küçük.

E: Oğlan mı?
G: O da oğlan.

E: Ama lisede tiyatro yapıyordunuz?
G: Yapıyordum. Zaten oradan…

E: Baba biraz da bunu uzaktan izleyip akıbetinizi de merak ediyor muydu?
G: O başka şeyden akıbetimi gördü. Benim bir yengem vardı. O da çok meraklıydı tiyatroya. Biz beraber tiyatrolara gidiyorduk, şehir tiyatrosuna filan… Ben eve gelip oynamaya başlıyordum. Evin perdesinin arkasına geçip, açıp, ondan sonra sahneye çıkıp… Annemle babam dehşet içindeler… Ne olacak bu, diye! Açık açık söyledi, bir daha tiyatroya gitmeyeceksin, dedi bana.

E: Yıl?
G: Yıl, kaç oluyor acaba? 38’den hesaplarsak…

E: 60’a doğru…
G: 50-52 falan…

E: Tabii, niye sordum! 59 doğumluyum.
G: Evet. Bu işler sen daha doğmadan evvel hallolmuş.

E: Ben daha doğmadan evvel hallolmuş işler ama… Aslında sebep sonuç ilişkisi… Birbirine çok benziyor. Dediniz ya, ben orada yaşıyorum, orada fark ettim yaşamayı ve kendimi orada gerçekleştirdim. Şimdi Kapadokya’da, Avanos, köyle kasaba arası küçük bir yerde, bozkırda doğmuş bir çocuğum. Dört çocuklu bir çiftçi ailenin en küçük çocuğu olarak doğuyorsunuz. Ve yoksulluklar ve yoksunluklar içerisinde geçen bir bambaşka hayat önünüzde sizi bekliyor. Siz nasıl ilk gördüğünüzde tiyatroyu ve eve dönüp perdeyi açıp kendinizi ifade etmeye başladığınız şey arasında ne yaşadıysanız, ben onu, beni ilk kez ilkokul öğretmenim Avanos Halk Kütüphanesi’ne götürdüğünde yaşadım. Ben ilkokul üçüncü sınıfta o kitapları görünce ve onları okumaya başlayınca cennete düşmüş gibi zannettim kendimi. Dedim ki bu gerçeklik değilmiş meğer bunların hepsi aslında pekâlâ kitaplarla yok edilebilen şeylermiş. Ben buradaki gerçeklikte de başka bir dünyayı yaşamaya başlayabilirmişim. Beni bir cennet bekliyor burada. Jules Verne’nin, Victor Hugo’nun, Balzac’ın ya da neyse… Bizden kimlerin varsa, Refik Halit Karay’ın ya da Kemal Tahir’in ya da Orhan Kemal’in bana anlattıkları üzerinden ben, o taşranın yoksunluğu içerisinde kendime bambaşka bir dünyada yaşama…
G: Birdenbire bir şey açıldı, değil mi böyle bir dünya?

E: …şansı yakaladığımı hissettim ve sanki onlar bana bir armağanmış gibi geldi. Tiyatro da size armağan olarak sunulmuştu sanki…
G: Evet.

E: Bu yüzden hiç vazgeçmediniz.
G: Evet. Yani işte o, insanın ne yapacağını bilmesi çok önemli. Nerede mutlu olacağını bilmesi çok önemli... Ve o mutlu olacağı şeyin ancak ne zaman onun hayatını da, ekonomik olarak onu ayakta tutabilecek işi de olabileceği çok önemli. Yani nereye gideceğinizi biliyorsunuz ve hayatınızı ondan kazanabileceğinizi de biliyorsunuz. Hem işiniz, hem de en büyük keyfiniz. O zaman hiçbir şey zor gelmiyor çünkü… Çok meşakkatli bir yol tabii bütün tiyatro işleri. Hele bizim ülkemiz gibi devamlı çalkantılar, değişimler içinde… Çok zor zamanlar geçiren bir ülkede tiyatro yapmaya kalkmak ve bunu özel bir tiyatro yapmaya kalkmak… Öyle devlete, belediyeye falan kapılanmadan, işin kolayına kaçmadan, bir yerde memurlaşmadan diyelim… Kendi gücümle ben ne yapacaksam, neye inanıyorsam onu yapacağım, deyip bütün o… Ancak çok insan kendini bütünüyle adamışsa o işe onun üstesinden gelebilir. Çünkü çok zor zamanlar oldu tabii ki…

E: Yönetmenlik sürecini ayrıca soracağım…
G: Evet.

E: Ona dair merak ettiklerim daha fazla diyebilirim ama oyunculukla ilgili şurada anlaşacağımızı biliyorum: Kamera önü, sinema oyunculuğuyla tiyatro oyunculuğunun…
G: Çok ayrı tabii…

E: …ayrı kulvarlarda…
G: Evet.

E: …birbirini bazen yadsıyan da hatta…
G: Evet.

E: …birbirini reddeden yerlerinin de olduğunu bilerek… İlk fark ettiğiniz şey neydi oyunculukta? Ne yaparsanız iyi bir oyuncu olacağınızı, ilk fark ettiğiniz kural? Neydi o?
G: İçten olmak. Numarasız, içten… Kendini ifade etme biçimi olarak ve bütün samimiyetinizle fazla şunu yapacağım da bunu yapacağım da insanları tavlayacağım da falan değil de ben olmak istediğimi olacağım…

E: Olursam eğer…
G: …olursam o zaman karşıdan iyi cevap geliyor. Zaten insan onu hissediyor. Bir de müthiş bir şeydir bu. Enerji, diyorlar bazıları, bazıları şeytan tüyü, diyor, ne dersen de… Yani sahneye çıktığın vakit görünmek… İnsanın senden gözünü alamaması çok önemli bir şey... Mıknatıs gibi o izleyiciyle olan, sinemada başka şeyler giriyor araya, kamera giriyor, işte yönetmen giriyor…

E: Tam olarak bu söyledikleriniz çok benzer…
G: Değil mi? Öyle bir şekilde var olacaksın ki, herkes seni, ha, diyecek… Anladım, ne demek istediğini anladım, diyecek… Ya da bana hissettirmek istediğini anladım ve onu hissediyorum, diyecek… Bu bir coşku olabilir, öfke olabilir, hırs olabilir… İnsanları da bir şeyler… Ama bunu biz hissediyoruz sahnedeyken çünkü her gün o insanlarla karşı karşıyasın. Ve her akşam aynı oyunu oynasan bile o oyun, başka bir oyun oluyor. Çünkü insanlar başka… Senden onlara geçen enerji başka, onlardan sana geçen enerji başka… Bambaşka bir buluşma oluyor aranızda. O büyülü bir şeydir aslında. Mesela sinemada bunu hissedemiyorum. Çünkü arada başkaları var. Arada kamera var, seni kaydediyor. Yönetmen karar veriyor bazı şeylere, sonra izleyici seni seyrederken sen de orada yoksun.

E: Tabii…
G: Bambaşka bir şey…

E: …tiyatro bu anlamda er meydanı.
G: Evet.

E: Kendi kendinizi yönettiğiniz bir süreç, bir performans… Kamera arkasındaki yönetmene teslim edersiniz kendinizi sinema oyunculuğunda.
G: Doğru.

E: Kendinizi yönetmenize müsaade edilmez, doğrusu da bu. Siz, onun yönetimine tabiisiniz. Kameranın arkasında nasıl gözüktüğünüzü ancak o biliyor. Ve o filmin tamamı içerisindeki yerinizi sağlıklı takip…
G: Tabii, tabii…

E: …etmek zorunda. Ama şunu da sormak isterim: Bunu seyrederek mi, bu sizin içinize doğdu? Birisi size anlattı mı bunu? Ve siz bunu nasıl fark ettiniz? ‘Mış gibi yapmamak? Kendin olmak meselesini…
G: Çok izledim. Yani çocukluğumda önce bizim eski tuluat ustalarını izledim. İsmail Dümbüllü’nün son zamanları… Şevki Şakrak gibi o dönemin tuluat ustaları… Bizim geleneksel tiyatromuzun son kalıntıları diyeceğim. Ama onlardan çok şey öğrendim çünkü orada çok Brechtiyen bir şey var. Sonradan beni Brecht çalışmaya başlayınca, a, dedim, adamlar bunu yıllar önce keşfetmişler. Bizim geleneksel tiyatrocularımız… O kişi, tam olmamak… Oynadığın kişinin yanında bulunmak… Yani ben oyuncuyum, bak size şimdi ne göstereceğim? Şu adamı anlatacağım. Yani mesele Bir Delinin Hatıra Defteri’ndeki Poprişçin’i anlatacağım ya da Sokrates’i anlatacağım. Hem Sokrates oluyorum, hem de onun hakkında görüşlerimi de koyuyorum. Bak, şurada yaptığı hiç iyi olmadı, diyorum…

E: Genco Erkal olmaktan vazgeçmeden…
G: Evet, evet.

E: …yapıyorsunuz.
G: Yani Genco Erkal’ın oynadığım kişi hakkındaki düşüncelerini ya da o yazarın, Brecht olabilir, başka biri olabilir, o yazarın orada anlatmak istediklerini… Biz buna işte dramatik oyunculukla epik oyunculuk, diyalektik tiyatro oyunculuğu diyoruz. Biri Stanislavski metodudur ki, bizde daha çok, dünyada da en çok bilinen odur. Çünkü orada insanın, o olmasını istiyor yönetmen de, kendin de… Ne kadar oynadığın kişi olabilirsen, o kadar inandırıcı olursun ve o kadar başarılı olursun. Hâlbuki benim düşüncemde, işte birazcık daha değişik bir anlatım biçimi var. Yani Nazım’ı oynuyorum ben… Oynuyorum ama, Nazım olmuyorum ben. Bir rolü oynamak ve o olmak arasındaki bir şey var ve bunu bu ustalardan çok öğrendim. Onlar da işte, Kavuklu taklidi yapar ya da Pişekâr ya da Laz oynar ya da Kürt oynar. İbiş oynar. Göstererek oynar. Bir bu vardı hayatımda… Öbür, bu söylediğim Stanislavski oyunculuğunu da gördüm filmlerde. O dönemlerde çok meraklıydı sinemaya da... Çocukken çok izliyordum. Ve bizim için en büyük öğrenim yeri Şehir Tiyatrosu’ydu o zaman… Dârü’l-bedâyi’nin son zamanları… Arkasından Muhsin Ertuğrul Küçük Sahne’yi kurdu. Orada yepyeni, Münir Özkullar’ın, Heyecan Başaranlar’ın falan ilk parladığı dönemde bambaşka bir tiyatro daha… Daha bizden, daha içten… Mesela dram tiyatrosunda Dârü’l-bedâyi oyuncularının, böyle kendilerine göre, devlet tiyatrosu oyuncularının falan bir edaları vardır. Yani böyle bir şeyler söylerken, konuşurken falan, ben sizin üstünüzde bir yerdeyim, der, oyuncu. “Yani tamam, sizden biri gibi görünüyorum ama ben çok daha yükseklerdeyim. Oynadığım oyunlarla, konuşma biçimimle başka türlü bir yerdeyim. Bana saygıyla bakman lazım.” Biraz öyle bir yerdedir onlar. Halbuki o yanlış bir şey bence. Ne kadar doğal olursanız, izleyiciyle ne kadar sağlam ve içten bir ilişki kurarsanız o kadar değerlisiniz bence.

E: Bu şeytan tüyü meselesine de biraz dönmek istiyorum. Oraya dair söyleyeceklerim var. Böyle bir şey var.
G: Olmaz mı?

E: Böyle bir şey var. Üstelik Latinler’in bir metni, sadece bir tiyatro ya da sinema eserini değil de, sadece bir metni, herhangi bir eseri ya da herhangi bir eseri değerlendirdiklerinde… Kusursuz, her şey çok güzel, mükemmel filan ama ya bunun cini eksik derlermiş.
G: Doğru.

E: Eksik olan bir şey var. Aslında her şey yerli yerinde…
G: Evet.

E: …kusura da yok ama benim kalbime oturmayan bir şey var. Buna ben daha sonra Lorca’nın “duende” kavramında rastladım.
G: Doğrudur.

E: Sanki Lorca’nın anlatmak istediği şey, benzer bir şeydi. Yani başımıza gelenlerin, yaşadıklarımızın ya da yaralarımızın, bütün bunlardan sonra iyileşirken, geçip gittikten sonra, ruhumuzda bıraktığı bir esin var. Buna “duende” diyor. Yani hayatla ilgili, ölümle ilgili, yaralarla ilgili bizde kalan bir şey var ve o sanki bir yaranın kabuk bağlaması gibi alttan alta hem tatlı bir şekilde kendini hissettirmesi, hem oradaki varlığını sizin unutamamanız ve onun da bıraktığı tuhaf bir haz… Neyse işte! O herkeste olmayan, yaşanmışlıkla, ölümle, yaralarla ilgili bir şey: Duende. Nihat Ziyalan, arkadaşı Yılmaz Güney’den bahsederken, onda, diyor, başka bir şey vardı, diyor. Bir, şeytan tüyü vardı, diyor.
G: İşte, işte…

E: O girdiği zaman, kameranın önünde, diyor, başka bir şey oluyordu, diyor. Herkes işi gücü bırakıp, onu seyretmeye başlıyordu, diyor.
G: Yaaa…

E: Yani, Yılmaz Güney’de olan şey…
G: İşte o.

E: Birkaç gün önce bir belgesel seyrediyorum... Bir gitaristle ilgili… Blues çalıyor. Beyaz bir Amerikalı bu… O dönemin Siyahi, iyi cazcılarından biriyle de bir röportaj yapmışlar. Diyor ki, soruyu soran, işte böyle caz yapıyor, beyaz çocuklar mı, diyor, evet… İyi çalıyorlar ama diyor. Eh, tamam çalabilirler ama diyor, benim gibi yapamazlar. Ve o kadar, bunu kendiliğinden söylüyor ki, yani o kadar ona inanarak söylüyor ki…
G: Evet.

E: …kibirle değil yani…
G: Evet, evet.

E: Ama, diyor, nasıl yani? Ama çok iyi çalıyorlar, diyor. Ama benimki gibi çalamazlar, diyor.
G: Evet.

E: Anlıyorsunuz o zaman, ondaki o şeyi… Ben bu duendenin sizde olduğuna koşulsuzca katıldığım şeyin, yani sizdeki, sizde olduğu konusunda koşulsuzca katıldığım duendenizin sebebi biraz önce sözünü ettiğiniz dünyayla ilişki kuramamak mıydı? Kendi başınıza evin içerisinde, aslında ebeveynlerinizin bile fark etmediği derin kederler mi içerisindeydiniz? Dünya size cevap vermeyen bir yerde mi dönmeye devam ediyordu? Ne oldu da siz, kendinizi orada gerçekleştirme yolunu…
G: Keder.

E: …keşfettiniz?
G: Keder, deyince böyle, bir yerime dokundu. Ben hep kederliyim. Kederliydim, demeyeceğim… Keder, hep var bende. Öyle, acı bir şeyler var. Herhalde onlar da beni bir yerlere doğru itiyor. Onu yenmek, onun dışına çıkmak ancak sahnede mi oluyor acaba? O zaman onu aşabiliyorum, içimdeki o acı olan bir şeyi. İlk sahneye çıktığım vakit hissettim, hissediyor insan. Bir şey oluyor! Aramızda bir şey oluyor! Ve o şeyin, bir mesafeyle olması güzel. Çok yakınıma gelmesinler. Biraz uzakta dursunlar. Biz yine yakın olalım ama uzaktan yakın olalım gibi bir şey var. Ve işte, genelde de zaten ben, bugün bile, çok az kişiyle ilişki kurarım. Yakınlarım çok azdır. Tabii mecburen tiyatroda çok insanla beraber oluyoruz ama belirli bir mesafeden oluyoruz. Biz sahnedeyiz, onlar oradalar. Onlar karanlıktalar, ben ışıktayım. Bir şey var aramızda! Fakat o kadar büyük bir özlem var ki bence o yakınlığa o enerji oraya gidiyor, oradan bana, geriye geliyor. O kadar uzakta olmamıza rağmen çok yakına geliyoruz. İşte belki de o yüzden ben oyuncuyum, diyebilirim. Ve oyuncular için mesela, bu şey için, şeytan tüyünden bahsederken derler ki, bir oyuncuyu övmek için o çıkıp telefon rehberini okusa sahnede, dinleriz. Çünkü o tuhaf bir şey yani… Ne olsa, o çıksın da bir şey yapsın, ne yaparsa yapsın dinleriz. Öyle bir şey olmak tabii çok güzel… Keşke olabilse… Bütün oyuncular öyle olmak isterler tabii yani. Seyircinin üzerinde büyük bir etkisi olması… Bir de şamanlarda bu var. Bu şeytan tüyü dediğimiz şey. Ve onlar, bu güçlerini insanı iyileştirmek için kullanıyorlar. Şifa için kullanıyorlar. Ben öyle bir şey de hissediyorum içimde. Yani oyuncu olarak, ve tabii tiyatrocu olarak, sadece oyuncu olmak yok, arkasında metin var, yönetim var, ışık var, bir sürü şey var. Hepsi beraber oluyor tiyatroda ama… Yaptığım işle, insanlara bir çeşit şifa ya da onları daha mutlu etmek, onların daha umutlu olmalarını sağlamak gelecek için, daha güzel şeyler düşünmelerini, yani ışık vermek, kafalarında bir aydınlık olmak istiyorum. Çünkü bizim ülkemiz çok karanlık bir ülke. Yani sürekli sorunlar… Kendini ifade edememek, o ifade edeceğin şeylerde engellenmek var. Ve insanların çok kolay umutsuzluğa kapılabildiği bir ülke…Çok tatsız dönemlerden geçiyor… İşte askeri yönetimler, darbeler, şunlar bunlar… Engellemeler, yasaklamalar… Onların içinde, onlara daha güzel günler olabileceğini, daha mutlu olabileceğimizi, ümidini vermek…

E: Ama önce kendinize iyi geldiği için…
G: Evet. Tabii… Oradan başlıyor…

E: Başlıyor yolculuk.
G: …sonra onu paylaşmak.

E: Yani Galeano’ya niye yazıyorsunuz, sorusuna Galeano’nun cevabını kullanmıştım. Kendim niye yazıyorum, sorusuna bir yerde cevap verirken, “Birlikte kurtulmayı ümit ettiğim için yazıyorum.” Yani aslında edebiyatçılar için, birazdan edebiyattan soracaklarım olacak ya da muhabbet etmek isteyeceklerim olacak… Edebiyatçılar için, hiç tanımadığı insanlara mektup yazan adamlardır ya bunlar… Gezegene fırlatıyorlar yazdıklarını ve sonra merak ediyorlar, o mektupların cevabını…
G: Evet.

E: Kime, ne kadar, nasıl ulaştığını kestirmeleri çok zor. Bir tiyatrocunun sahnede en azından seyircisiyle kurduğu ilişki onlar için bir şans. Yani hemen…
G: Alıyorsunuz…

E: Alabiliyorsunuz karşılığını. Ama yazdığınız şeyin, kime nasıl ve onun…
G: Bilemiyorsunuz.

E: …karşılığının ne olacağını kestiremiyorsunuz. 1959 doğumluyum. Siz 60’da sahneye çıktınız. Ve hemen parlayan bir ışığınız var. Ve hep, hiç bitmeyen… Hep en iyisi olmuşsunuz. Ve her seferinde orada kalmayı da başarmışsınız. Çok zorlu bir süreç olduğunu zaten hayat hikâyenizi takip edince anlıyorsunuz. Nasıl uykusuz gecelerin sizi beklediğini, neler okumak, nelerle uğraşmak ya da neler yaşamak zorunda kaldığınızı bu ister keyifle isteyerek, bilerek ve gönül rızasıyla, isterseniz zorunluluk olarak olsun ama çok ruhen ve fiziken zahmetli bir yolculuk olduğu aşikâr. Buna rağmen müthiş bir performans. Bugüne kadar taşıdığınız, sürdürdüğünüz şey. Şimdi… 60’lı yıllarda çocuktum ben ve sonra lise, ortaokul lise taşrada okununca… Siz bu arada Galatasaray’ı bitirmişsiniz, Robert Kolej bitmiş, İstanbul Üniversitesi Psikoloji var ama bir yandan tiyatro…
G: Tiyatro devam ediyor, evet.

E: …tiyatro çok fazla önde… Sonra benim 80 darbesiyle birlikte, üniversite tıp fakültesi, sonra mecburi hizmet yılları… Baktığımda kendi hikâyemden yola çıktığım zaman aslında kendi şahsi tarihimi yazmaya, anlatmaya başladığım zaman, sanki ülkemin yakın siyasi, politik tarihini de yazıyormuş, yazmak durumunda kalıyormuşum… Kendiliğinden onlar da ortaya çıkıyormuş gibi hissederim hep. Bunu Ayrıntı Yayınları’nın 1000. kitabı olan Zamanın İzi’nde kitabını hazırlarken fark etmiştim. Ve şaşırmıştım da biraz! Ve şunu anlamıştım evet, doğru, bir kum tanesinin hafızası aslında, bütün bir evrenin hafızasını taşıyabilecek güçte… Eğer, bu bilmiyor olmamız, fark etmiyor olmamız, olmuyor olacağı anlamına gelmiyor, olmadığı anlamına gelmiyor. Bu yüzden, sanki sizin şahsi tarihinizle, 1960’lı yıllardan sonra baktığımda, Türkiye’nin tiyatro tarihi gibi…
G: Doğru.

E: Benzer bir şeyi, Ömer Lütfi Akad’ın Işıkla Karanlık Arasında kitabında da kendi kendime söyledim. Dedim Lütfi Bey’in hayatı, 1940’larda başlayan bu yönetmenlik macerası, aslında Türkiye Sinema Tarihi’ni…
G: Evet.

E: …sanki bir çeşit hafızası gibi. Bu çok kıymetli bir şey… Bunu taşıyor olmanız ve bunu belki de birinci sırada anılacak ismi olmanız. Çok kıymetli. Fakat yine kendimden, kendi şahsi tarihimden yola çıkarak fark ettiğim şeyi paylaşmak isterim: Benim bütün bu yolculuğumun, bütün bu başıma gelen şeylerin sebebinin edebiyat olduğuna dair bir şeyim var, inancım var. Başlangıçta da beni sanki…
G: Gerçek…

E: …koşturan, kendimi gerçekleştirmemi sağlayan şey edebiyattı. Kitaplardı…
G: Kütüphane başlamış çünkü.

E: Kütüphanede başlayan bir yolculuk… Ve ben hala yazabiliyorsam o kütüphaneye, oynayabiliyorsam o kitaplara, bir filmin senaryosunu oluşturabiliyor ya da onu çekebiliyorsam yine bu okuduklarıma, duyduklarıma bağlıyorum. Ne dersiniz? Edebiyat, sizin hayatınızda nerede?
G: Çok doğru. Çok katılıyorum buna. Ben de çocukluğumdan beri çok okumaya meraklıydım. İşte o içine kapanık olunca insan zaten kitaplar da çok büyük bir güç veriyor. Oraya da sığınıyorsunuz!

E: İlham…
G: Evet. Güç veriyor, ilham veriyor. Sizi zenginleştiriyor. Daha çok araştırmak, daha çok şey öğrenme duygusu veriyor. Ve her konuyla ilgili çok okudum ben de. Ve özellikle tiyatro konusunu… Bir de tabii şanslıydım dediğiniz gibi, önce Galatasaray, sonra Robert Koleji’nde okuyunca hem Fransızca, hem İngilizce öğrenmiş oldum ve o dönemde daha Türkiye’de pek yayımlanmayan mesleki kitapları okuma şansım oldu. Tiyatro konusunu özellikle çok fazla okudum tabii… Biraz da sinema okudum ama ağırlık tiyatrodaydı. Çünkü benim yolum oydu. Mümkün olduğu kadar da her fırsatta izlemeye çalıştım. Yabancı ülkelere gittim, oradaki oyuncuları izledim. Oradaki tiyatroların, tiyatro dergileri geldi, onlara abone oldum… Onları… İtalyan Tiyatrosu ne yapıyor, İngiliz Tiyatrosu ne yapıyor şu sırada, Amerikan Tiyatrosu ne yapıyor hepsini okudum. Yani okumak her zaman temel bir şeydi.

E: Evet. Burada, bir isim üzerine belki birkaç laf etmek lazım: Haldun Taner.
G: Evet.

E: Tiyatro oyunlarını biliyorum. Sağlam bir tiyatrocu olduğunu biliyorum…
G: Öyküleri…

E: Öykülerine rastlayınca dedim ki, Türk edebiyatının herhalde birkaç öykücüsünden… Kim derseniz, Sait Faik… Hemen arkasından, yan yana Haldun Taner… Türkçeyi bu kadar iyi kullanan öykücüye çok az rastlıyorum.
G: Evet.

E: Bu nasıl bir…
G: Müthiş…

E: …yetkinliktir. Buradan da anlıyorum ki, bunlar birbirlerini sürekli besleyen, birbirinin içine geçmiş…
G: Tabii ki…

E: …eylemler sanki. Edebiyatta olsun, tiyatro olsun, sinema olsun… Ve edebiyat her seferinde kamçılayan, güçlendiren bir alan…
G: Tabii, zaten tiyatroda doğaçlama gösterileri ayrı tutuyorum ama esas tiyatro, bildiğimiz tiyatro, ta Antik Yunan’dan bugüne kadar, belli edebi metinlere dayanan tiyatrodur. Yani onun kökeninde edebiyat var. Shakespeare, Kalderon… Cervantes falan… Artık aklına kim geliyorsa!

E: Güçlü metinler…
G: Tabii.

E: Evet.
G: Aristophanes, Sophokles, işte Euripides… Bütün, hala yaşayan metinler… Düşün, kaç yıl… İki buçuk bin yıl önce yazılmış metinler… Shakespeare mesela… 450 yıldır hala, bugün yazılmış kadar güncel…

E: Evet.
G: …olabilen edebiyat metinleri… Onlar olmasa tiyatro olmaz zaten.

E: Evet.
G: Edebiyata dayanıyor tiyatronun kökeni. Mesela tabii, sinemada da…

E: Senaryo…
G: …senaryo, diye bir şey var ama o kadar değil. Yani edebi olarak, tek başına edebiyat olarak ayakta durması gerekmiyor belki senaryonun. Bir de burada bir kişi yazıyor. İmzasını da koyuyor, Shakespeare’in oyunu oluyor. Senaryoda, sinemada kolektif bir çalışma var. Mesela çok yönetmenle beraber çalışarak gelişiyor, projeye başka yazarlar katılabiliyor. Bazen İtalyan Sineması’nda senarist olarak yanında altı tane isim görürsünüz. Çünkü yönetmen onla da çalışmış, sonra onla da çalışmış… Hepsinin katkısı var. Daha kolektif bir iş sinemadaki senaryo galiba...

E: Sinemada yönetmenin yada filmin senaryoyla olan ilişkisi dair bir metafor var. Ben çok severim. Sık da konuşur ve yazarım onu. İpek böceği metaforu… Şimdi bir dut yaprağının üzerinde besleniyor ve büyümeye başlıyor, larva. Sonra kılları çıkıyor vs. Büyüyor boyutları ve kendi kozasını…
G: Yapıyor.

E: …örmeye başlıyor. Bir yandan da ağzından böyle ipeksi bir şey salgılıyor. Şimdi bir süre sonra o salgılama bitip, büyüdüğü zaman aslında kozayı delip uçabilir. Kozayı delip uçarsa yapacak çok fazla bir şey yok. Fakat o uçmadan, kozasını delmesine müsaade sıcak suda haşlayıp öldürüyoruz. Sonra oradaki o salgıyı çekip, ipek yapıyoruz. Ben hep şunu söylerim: Bu kozayı delip, uçmasına müsaade ederseniz, şahane bir novella ya da roman olabilir ama öldürürseniz onu iyi bir senaryonuz olur. Bu yüzden bütün iyi senaryolar, iyi filmler için ölmeye razı olmuş böceklere benzer.
G: Doğru.

E: Yönetmenin ya da senaristin onun böyle çok, tumturaklı bir edebi metne dönüşmesine engel olması lazım.
G: Tabii.

E: O sonuçta bizim için bir kılavuz ama çok güçlü bir kılavuz.
G: Tabii.

E: Çok önemli bir kılavuz. İyi senaryo olmazsa zaten iyi film çekme şansınız hiç yok.
G: Bir de şey var biliyorsun: Edebi eserlerin sinemaya uyarlanması…

E: O da biraz mutsuz evliliklere vardır ya böyle… Aslında büyük bir aşkla başlayıp, sonra hüsranla ve hicranla biten… Boşanmayla sonuçlanan evliliklere benzetiyorum. Zor zahmet bir şey…
G: Çok zor.

E: Çok…
G: Çünkü ayrı bir şey oluyor o.

E: …iyi örnekleri yok.
G: Ama o roman olmuyor. Ondan esinlenmiş bir film oluyor.

E: Ben sadece onun içindeki duygunun alınıp, tekrar yeniden senaryonun oluşturulması…
G: Evet.

E: …taraftarı olanlardan biriyim.
G: Öyle oluyor zaten.

E: Başka türlü olmuyor.
G: Başarılı olan o tür oluyor.

E: Yoksa ben onu birebir alıyım…
G: Evet.

E: Çünkü şöyle bir şey var tabii: Edebiyatta okura hayal kurma şansı verirsiniz. Yani herkesin aslında, diyelim Madam Bovary’si…
G: Ayrı…

E: …eşi Doktor Bovary ya da diğer kahramanlar kafanızda başka türlü canlanır.
G: Evet.

E: Sizin hikâyeyi okuduğunuzdaki herhangi bir Kemal Tahir hikâyesindeki kahraman başka biridir, hayal ettiğiniz, benim için başka biridir. Ama bu film olduğu zaman yönetmen kimi seçmişse, kimi işaret etmişse, kamera kimi gösteriyorsa…
G: O.

E: …odur. Sinema seyircisinin onun dışında bir başka kişiyi hayal etme şansı kalmaz. Çünkü sinema yönetmenin dünyası…
G: Tabii.

E: …yönetmenin düşü. Bir tane o. Ama benim okuduğum kitap, herkesin okuduğu kitaptaki kahraman değişebiliyor. Bu anlamda sinema biraz bizi hipnotize eden, yönlendiren ve işaret eden, gösteren bir sanat gibi duruyor. Sadece o yönetmenin dünyası üzerinden kendi muhayyilenizde belki karşılaştırmalar yapabilirsiniz. Kitap için daha zengin, daha geniş, daha etraflı bir dünya var sanki. Sinemadan bahsederken acaba… Çok sağlam sinema filmlerinde oynadınız çünkü… Yani bir tanesi bile boş değil. Vardır ya böyle bir sürü iş yapan insan…
G: Evet, şanslıydım. Şanslıydım, çünkü tiyatroda bütün ipler benim elimde. Yani tiyatronun sahibi de ben olduğum için, Dostlar Tiyatrosu’nun, hangi oyun seçilecek, nereden uyarlanacak, nereden çevrilecek ya da hangi eserlerden bir oyun haline getirilecek… Uyarlamalar yaptım, çeviriler yaptım… Hep neyi yapacağıma, kendim karar verdim. Ama sinemada öyle değil. Sinemada bir yönetmen var. Bir projesi var. Hasbelkader seçerse, seni seçiyor. Sen oynayacaksın, diyor. Ondan sonra sen, elin ayağın titreye titreye, gidiyorsun oraya, senaryoyu veriyor tabii… O senaryo çekim sırasında değişiklere…

E: Onu da biri yazmış.
G: …uğruyor.

E: Başka oyuncular da var. Onu da biri yazmış.
G: Evet.

E: Kameraman var. Set bekliyor sizi.
G: Evet, evet. Zaten bir prodüktör var, her şeyden evvel. Prodüktör parayı koymazsa o film olmayacak. Prodüktör var, senarist var, yönetmen var… Seni seçiyorlar, sen de onlara, gidiyorsun, bir başka sanatçının düşünü gerçekleştirmek üzere gidiyorsun. Şanslıydım, derken, o insanlar beni seçti. Çok önemli, Türk Sineması’nda çok önemli ismi olan yönetmenlerle çalıştığım için şanslıydım. Ama öte yandan da bu filmler mesela çok fazla değildir, 60 yıldır profesyonel oyunculuk hayatımda. Çok azdır, on taneyi bile bulmaz. Ama çok daha fazla teklifler aldım. Ama ben de çok seçici davrandım. Hem…

E: Senaryo…
G: …senaryo olarak, hem…

E: Yönetmen…
G: …yönetmen olarak… Yani proje olarak aklım kesmezse çok zor...

E: Çalışmadınız. Negatifte de çalıştınız, dijital filmleriniz de oldu değil mi çekilen?
G: Dijital… Son herhalde…

E: Çağan…
G: Çağan…

E: Çağan Irmak’ın filmi herhalde dijitaldir!
G: Tahmin ediyorum.

E: Ya da Pazar…
G: Pazar da dijitaldir…

E: …dijitaldir.
G: …tahmin ediyorum.

E: Ama Erden Bey’le çalışırken herhalde negatif çalıştı…
G: Evet, negatif çalıştık.

E: Tabii, zordur negatifle çalışmak…
G: Çok, çok.

E: …kuşkusuz. Şunu nasıl hızla fark ettiniz peki? Ya bu tiyatro değil, dediniz mi? Oyunculuk olarak…
G: Onu zaten biliyordum. Ve o yüzden zaten çok korkuyordum. Ben bunu yapamayacağım, duygusu vardı. Mesela çok evvel, daha söyledim, ben ilk filmimi 82’de çekmişim… Bana daha 65 yılında, şu Bir Delinin Hatıra Defteri’ni film yapalım, diye geldiler. Ödül patladı yani… Böyle bir şeye cesa… Ben o kameranın karşısına nasıl geçeceğim? Ne yapacağım? Bilemediğim bir dünyadan çok korktum. Ona hemen şey, dedim. Bir de çok ticari bir şey yapacaklar gibi geldi. Bu Yeşilçam Sineması’ydı… Teklif oradan geliyordu. Şimdi, dedim bunu gene onlar kendi seyircilerinin beğenebileceği bir hale getirecekler, sulandıracaklar, Gogol de gidecek, bu eser gidecek, başka bir şey olacak… Çünkü onların kafası başka bir şeye… Sadece o oyunun çok büyük bir sükse yaptığı, çok başarı kazandığına dayanarak, bunu film yapmak istiyorlar. Neyse sonradan hep böyle nasıl ben bu adımı atacağım, yok galiba yapamayacağım… En sonunda Ali Özgentürk, çok ısrarla, bunu yapacağız, dedi beraber. Ali yapamam, işte… Bunu sen yapabilirsin ancak, senin mutlaka sinema yapman lazım… Israr, ısrar, ısrar, ısrar… Sonunda ne olacak ya, bir deneyeyim, diye girdim.

E: …sanki bir çeşit hafızası gibi. Bu çok kıymetli bir şey… Bunu taşıyor olmanız ve bunu belki de birinci sırada anılacak ismi olmanız. Çok kıymetli. Fakat yine kendimden, kendi şahsi tarihimden yola çıkarak fark ettiğim şeyi paylaşmak isterim: Benim bütün bu yolculuğumun, bütün bu başıma gelen şeylerin sebebinin edebiyat olduğuna dair bir şeyim var, inancım var. Başlangıçta da beni sanki…
G: Gerçek…

E: …koşturan, kendimi gerçekleştirmemi sağlayan şey edebiyattı. Kitaplardı…
G: Kütüphane başlamış çünkü.

E: Kütüphanede başlayan bir yolculuk… Ve ben hala yazabiliyorsam o kütüphaneye, oynayabiliyorsam o kitaplara, bir filmin senaryosunu oluşturabiliyor ya da onu çekebiliyorsam yine bu okuduklarıma, duyduklarıma bağlıyorum. Ne dersiniz? Edebiyat, sizin hayatınızda nerede?
G: Çok doğru. Çok katılıyorum buna. Ben de çocukluğumdan beri çok okumaya meraklıydım. İşte o içine kapanık olunca insan zaten kitaplar da çok büyük bir güç veriyor. Oraya da sığınıyorsunuz!

E: İlham…
G: Evet. Güç veriyor, ilham veriyor. Sizi zenginleştiriyor. Daha çok araştırmak, daha çok şey öğrenme duygusu veriyor. Ve her konuyla ilgili çok okudum ben de. Ve özellikle tiyatro konusunu… Bir de tabii şanslıydım dediğiniz gibi, önce Galatasaray, sonra Robert Koleji’nde okuyunca hem Fransızca, hem İngilizce öğrenmiş oldum ve o dönemde daha Türkiye’de pek yayımlanmayan mesleki kitapları okuma şansım oldu. Tiyatro konusunu özellikle çok fazla okudum tabii… Biraz da sinema okudum ama ağırlık tiyatrodaydı. Çünkü benim yolum oydu. Mümkün olduğu kadar da her fırsatta izlemeye çalıştım. Yabancı ülkelere gittim, oradaki oyuncuları izledim. Oradaki tiyatroların, tiyatro dergileri geldi, onlara abone oldum… Onları… İtalyan Tiyatrosu ne yapıyor, İngiliz Tiyatrosu ne yapıyor şu sırada, Amerikan Tiyatrosu ne yapıyor hepsini okudum. Yani okumak her zaman temel bir şeydi.

E: Evet. Burada, bir isim üzerine belki birkaç laf etmek lazım: Haldun Taner.
G: Evet.

E: Tiyatro oyunlarını biliyorum. Sağlam bir tiyatrocu olduğunu biliyorum…
G: Öyküleri…

E: Öykülerine rastlayınca dedim ki, Türk edebiyatının herhalde birkaç öykücüsünden… Kim derseniz, Sait Faik… Hemen arkasından, yan yana Haldun Taner… Türkçeyi bu kadar iyi kullanan öykücüye çok az rastlıyorum.
G: Evet.

E: Bu nasıl bir…
G: Müthiş…

E: …yetkinliktir. Buradan da anlıyorum ki, bunlar birbirlerini sürekli besleyen, birbirinin içine geçmiş…
G: Tabii ki…

E: …eylemler sanki. Edebiyatta olsun, tiyatro olsun, sinema olsun… Ve edebiyat her seferinde kamçılayan, güçlendiren bir alan…
G: Tabii, zaten tiyatroda doğaçlama gösterileri ayrı tutuyorum ama esas tiyatro, bildiğimiz tiyatro, ta Antik Yunan’dan bugüne kadar, belli edebi metinlere dayanan tiyatrodur. Yani onun kökeninde edebiyat var. Shakespeare, Kalderon… Cervantes falan… Artık aklına kim geliyorsa!

E: Güçlü metinler…
G: Tabii.

E: Evet.
G: Aristophanes, Sophokles, işte Euripides… Bütün, hala yaşayan metinler… Düşün, kaç yıl… İki buçuk bin yıl önce yazılmış metinler… Shakespeare mesela… 450 yıldır hala, bugün yazılmış kadar güncel…

E: Evet.
G: …olabilen edebiyat metinleri… Onlar olmasa tiyatro olmaz zaten.

E: Evet.
G: Edebiyata dayanıyor tiyatronun kökeni. Mesela tabii, sinemada da…

E: Senaryo…
G: …senaryo, diye bir şey var ama o kadar değil. Yani edebi olarak, tek başına edebiyat olarak ayakta durması gerekmiyor belki senaryonun. Bir de burada bir kişi yazıyor. İmzasını da koyuyor, Shakespeare’in oyunu oluyor. Senaryoda, sinemada kolektif bir çalışma var. Mesela çok yönetmenle beraber çalışarak gelişiyor, projeye başka yazarlar katılabiliyor. Bazen İtalyan Sineması’nda senarist olarak yanında altı tane isim görürsünüz. Çünkü yönetmen onla da çalışmış, sonra onla da çalışmış… Hepsinin katkısı var. Daha kolektif bir iş sinemadaki senaryo galiba...

E: Sinemada yönetmenin yada filmin senaryoyla olan ilişkisi dair bir metafor var. Ben çok severim. Sık da konuşur ve yazarım onu. İpek böceği metaforu… Şimdi bir dut yaprağının üzerinde besleniyor ve büyümeye başlıyor, larva. Sonra kılları çıkıyor vs. Büyüyor boyutları ve kendi kozasını…
G: Yapıyor.

E: …örmeye başlıyor. Bir yandan da ağzından böyle ipeksi bir şey salgılıyor. Şimdi bir süre sonra o salgılama bitip, büyüdüğü zaman aslında kozayı delip uçabilir. Kozayı delip uçarsa yapacak çok fazla bir şey yok. Fakat o uçmadan, kozasını delmesine müsaade sıcak suda haşlayıp öldürüyoruz. Sonra oradaki o salgıyı çekip, ipek yapıyoruz. Ben hep şunu söylerim: Bu kozayı delip, uçmasına müsaade ederseniz, şahane bir novella ya da roman olabilir ama öldürürseniz onu iyi bir senaryonuz olur. Bu yüzden bütün iyi senaryolar, iyi filmler için ölmeye razı olmuş böceklere benzer.
G: Doğru.

E: Yönetmenin ya da senaristin onun böyle çok, tumturaklı bir edebi metne dönüşmesine engel olması lazım.
G: Tabii.

E: O sonuçta bizim için bir kılavuz ama çok güçlü bir kılavuz.
G: Tabii.

E: Çok önemli bir kılavuz. İyi senaryo olmazsa zaten iyi film çekme şansınız hiç yok.
G: Bir de şey var biliyorsun: Edebi eserlerin sinemaya uyarlanması…

E: O da biraz mutsuz evliliklere vardır ya böyle… Aslında büyük bir aşkla başlayıp, sonra hüsranla ve hicranla biten… Boşanmayla sonuçlanan evliliklere benzetiyorum. Zor zahmet bir şey…
G: Çok zor.

E: Çok…
G: Çünkü ayrı bir şey oluyor o.

E: …iyi örnekleri yok.
G: Ama o roman olmuyor. Ondan esinlenmiş bir film oluyor.

E: Ben sadece onun içindeki duygunun alınıp, tekrar yeniden senaryonun oluşturulması…
G: Evet.

E: …taraftarı olanlardan biriyim.
G: Öyle oluyor zaten.

E: Başka türlü olmuyor.
G: Başarılı olan o tür oluyor.

E: Yoksa ben onu birebir alıyım…
G: Evet.

E: Çünkü şöyle bir şey var tabii: Edebiyatta okura hayal kurma şansı verirsiniz. Yani herkesin aslında, diyelim Madam Bovary’si…
G: Ayrı…

E: …eşi Doktor Bovary ya da diğer kahramanlar kafanızda başka türlü canlanır.
G: Evet.

E: Sizin hikâyeyi okuduğunuzdaki herhangi bir Kemal Tahir hikâyesindeki kahraman başka biridir, hayal ettiğiniz, benim için başka biridir. Ama bu film olduğu zaman yönetmen kimi seçmişse, kimi işaret etmişse, kamera kimi gösteriyorsa…
G: O.

E: …odur. Sinema seyircisinin onun dışında bir başka kişiyi hayal etme şansı kalmaz. Çünkü sinema yönetmenin dünyası…
G: Tabii.

E: …yönetmenin düşü. Bir tane o. Ama benim okuduğum kitap, herkesin okuduğu kitaptaki kahraman değişebiliyor. Bu anlamda sinema biraz bizi hipnotize eden, yönlendiren ve işaret eden, gösteren bir sanat gibi duruyor. Sadece o yönetmenin dünyası üzerinden kendi muhayyilenizde belki karşılaştırmalar yapabilirsiniz. Kitap için daha zengin, daha geniş, daha etraflı bir dünya var sanki. Sinemadan bahsederken acaba… Çok sağlam sinema filmlerinde oynadınız çünkü… Yani bir tanesi bile boş değil. Vardır ya böyle bir sürü iş yapan insan…
G: Evet, şanslıydım. Şanslıydım, çünkü tiyatroda bütün ipler benim elimde. Yani tiyatronun sahibi de ben olduğum için, Dostlar Tiyatrosu’nun, hangi oyun seçilecek, nereden uyarlanacak, nereden çevrilecek ya da hangi eserlerden bir oyun haline getirilecek… Uyarlamalar yaptım, çeviriler yaptım… Hep neyi yapacağıma, kendim karar verdim. Ama sinemada öyle değil. Sinemada bir yönetmen var. Bir projesi var. Hasbelkader seçerse, seni seçiyor. Sen oynayacaksın, diyor. Ondan sonra sen, elin ayağın titreye titreye, gidiyorsun oraya, senaryoyu veriyor tabii… O senaryo çekim sırasında değişiklere…

E: Onu da biri yazmış.
G: …uğruyor.

E: Başka oyuncular da var. Onu da biri yazmış.
G: Evet.

E: Kameraman var. Set bekliyor sizi.
G: Evet, evet. Zaten bir prodüktör var, her şeyden evvel. Prodüktör parayı koymazsa o film olmayacak. Prodüktör var, senarist var, yönetmen var… Seni seçiyorlar, sen de onlara, gidiyorsun, bir başka sanatçının düşünü gerçekleştirmek üzere gidiyorsun. Şanslıydım, derken, o insanlar beni seçti. Çok önemli, Türk Sineması’nda çok önemli ismi olan yönetmenlerle çalıştığım için şanslıydım. Ama öte yandan da bu filmler mesela çok fazla değildir, 60 yıldır profesyonel oyunculuk hayatımda. Çok azdır, on taneyi bile bulmaz. Ama çok daha fazla teklifler aldım. Ama ben de çok seçici davrandım. Hem…

E: Senaryo…
G: …senaryo olarak, hem…

E: Yönetmen…
G: …yönetmen olarak… Yani proje olarak aklım kesmezse çok zor...

E: Çalışmadınız. Negatifte de çalıştınız, dijital filmleriniz de oldu değil mi çekilen?
G: Dijital… Son herhalde…

E: Çağan…
G: Çağan…

E: Çağan Irmak’ın filmi herhalde dijitaldir!
G: Tahmin ediyorum.

E: Ya da Pazar…
G: Pazar da dijitaldir…

E: …dijitaldir.
G: …tahmin ediyorum.

E: Ama Erden Bey’le çalışırken herhalde negatif çalıştı…
G: Evet, negatif çalıştık.

E: Tabii, zordur negatifle çalışmak…
G: Çok, çok.

E: …kuşkusuz. Şunu nasıl hızla fark ettiniz peki? Ya bu tiyatro değil, dediniz mi? Oyunculuk olarak…
G: Onu zaten biliyordum. Ve o yüzden zaten çok korkuyordum. Ben bunu yapamayacağım, duygusu vardı. Mesela çok evvel, daha söyledim, ben ilk filmimi 82’de çekmişim… Bana daha 65 yılında, şu Bir Delinin Hatıra Defteri’ni film yapalım, diye geldiler. Ödül patladı yani… Böyle bir şeye cesa… Ben o kameranın karşısına nasıl geçeceğim? Ne yapacağım? Bilemediğim bir dünyadan çok korktum. Ona hemen şey, dedim. Bir de çok ticari bir şey yapacaklar gibi geldi. Bu Yeşilçam Sineması’ydı… Teklif oradan geliyordu. Şimdi, dedim bunu gene onlar kendi seyircilerinin beğenebileceği bir hale getirecekler, sulandıracaklar, Gogol de gidecek, bu eser gidecek, başka bir şey olacak… Çünkü onların kafası başka bir şeye… Sadece o oyunun çok büyük bir sükse yaptığı, çok başarı kazandığına dayanarak, bunu film yapmak istiyorlar. Neyse sonradan hep böyle nasıl ben bu adımı atacağım, yok galiba yapamayacağım… En sonunda Ali Özgentürk, çok ısrarla, bunu yapacağız, dedi beraber. Ali yapamam, işte… Bunu sen yapabilirsin ancak, senin mutlaka sinema yapman lazım… Israr, ısrar, ısrar, ısrar… Sonunda ne olacak ya, bir deneyeyim, diye girdim.

E: At’taki ilk planınızı hatırlıyor musunuz?
G: Hatırlıyorum tabii.

E: Ne çektiniz?
G: Oğlunun okula, parasız yatılıya girebilmesi için, istida…

E: Dilekçe…
G: …yazan adamın önüne gittik ikimiz birden. Ben söylüyorum, dilekçeyi yazıyorlar.

E: Kaç tekrar aldınız?
G: 2 defa mı, 3 defa mı, ne? Fazla değil aslında. Yani çekilmedi. O zamanlar öyle kolay kolay çekim…

E: Prova…
G: …tekrarı yapılmıyordu. Çünkü çok pahalıydı. Ali de ilk defa kendi filmini yapıyordu. Kenan Ormanlar’la beraber ortaktılar. Ve para da kıttı. Hatta yarısında durduk. Musluklar tıkandı. Bir ara verdik, sonra tekrar başladık falan. Yani kolay çekilmiyor tabii bir film... O yüzden istediğin kadar, bir daha yapalım, bir daha yapalım…

E: Evet.
G: …diyemiyorsun zaten. Ama şeyi hissettim: Çok ilginçtir o. Bu ilk plan çekilirken… Her yönetmen böyle midir bilmiyorum, daha sonra başıma böyle bir şey gelmedi ama… “Bu senin filmin değil, bu benim filmimdir”i bana ilk anda, çok sert bir biçimde anlattı. Yani, hayır öyle değil böyle… Ben hâlbuki onun, o sahnenin şöyle oynanacağını düşünmüşüm tamam mı?

E: Tamam.
G: Kendi kendimi öyle hazırlamışım. Ama o…

E: Evet.
G: …benim yaptığımı beğenmediğinden değil, yani bana ilk anda diyor ki, burada ipler benim elimde bak Genco, sen zannetme ki tiyatrodasın! Sen kendi yönettiğin gibi oyunları istediğin gibi yapacaksın. Burada benim sözüm geçer. Şimdiden anlaşalım, dedi ve ben anladım. Durumu anladım yani…

E: Aslında temel oyunculuk meselesi de burada kendini…
G: Evet.

E: …açık ediyor. Tiyatroda oyuncu kendi kendinin yönetmeni ama sinemada yönetmen kameranın arkasındaki adam…
G: Evet.

E: Ve siz kendinizi ona emanet etmekle…
G: Evet, evet.

E: …mükellefsiniz. Baştan sona…
G: Başka türlü olmuyor.

E: Güvenmekle… Belki de ona, şimdi dijital kameradan sonra şu şans ortaya çıktı: Ona çok seçenek…
G: Sunmak…

E: …sunma hevesiniz, yeteneğiniz ya da niyetiniz varsa bunu vermek…
G: Bir de şu var: Tabii sonra başka başka yönetmenlerle de çalıştım. Kendimde de hissediyorum onu. Her yönetmenin bir çalışma biçimi var oyuncularla.

E: Her yönetmenin ayrı bir oyuncu yönetme biçimi var.
G: Var. İşte onu demek istiyorum.

E: Evet.
G: Bunu tiyatroda biz de yönetmen olarak oyuncularımızla ayrı biçimde yönetme biçimi var. Ve ben de şunu fark ettim tiyatroda her oyuncunun da yönetilme biçimi var. Yani eğer onunla doğru dürüst bir ilişki kurmak istiyorsan, her oyuncuyla, o ilişkiyi kurma biçimi, değişik olmalı. Çünkü bazı oyuncu sertlikten hoşlanıyor, bazı oyuncu kavga ederek çalışmaktan hoşlanıyor, bazı oyuncu daha yumuşak çalışmaktan hoşlanıyor. Ben de daha sonraki yönetmenlerimle çalışırken, ha bak, dedim, bu böyle… Bazı yönetmen, seni bırakıyor. Sen yap, diyor. Ne istiyorsan yap, ben sonra bakayım, diyor ve daha tatlı bir ilişki olabiliyor. Bazen daha sert bir ilişki olabiliyor.

E: Evet.
G: Ama bunlar bu işin özellikleri tabii.

E: Kamera önünde olduğum ilk film benim, Üç Maymun. Ama Üç Maymun’un senaristlerinden biri olarak ben aslında sinemaya dâhil oldum.
G: Evet.

E: Hiç öyle oyunculuk niyetim ya da öyle beklentim de yoktu. Sadece Üç Maymun’un senaryosu bitip, oyuncu seçimleri sırasında yönetmen tarafından fark edildim ve oynamam önerildi. Benim ki… Ve bunu duyduğumda ben 47 yaşındaydım.
G: Evet.

E: Bin dokuz yüz… Yok pardon, ne bin dokuz yüzü… 2008-2009…
G: Evet.

E: Siz o sırada neredeydiniz abi?
G: 2009 olunca ben tabii… İstanbul’da tiyatro yapıyordum tabii de…

E: Tiyatro yapıyordunuz.
G: Aşağı yukarı 50 yıldır falan…

E: 50 yıldır falan…
G: ...tiyatro yapıyordum.

E: Ama kameranın önündeki o ilk hal var ya… Şimdi nasıl yani… Bir şey yapacağım ve bu kaydedilecek… Ama Allah’tan dijital olması biraz…
G: Evet.

E: Bir de ben çok hızlı bir şekilde şunu fark ettim: Ya rol yapmaya kalkarsam rezil olacağım. Hiçbir şey yapmayayım ben, en iyisi yani… Bir şey yapmaya kalkışmayayım.
G: Evet.

E: Taklit etmeye kalkışmayayım’ı erken fark ettim. Bu yüzden kameranın arkasındaki adama da sonsuz bir şeyle güven duygusuyla kendimi emanet etmem gerektiğini… Ondan sonra o alanda, senaryonun çizdiği, benim de yazarlarından biri olduğu bu metnin içinde istediğim gibi gezebileceğimi, oynadığım karakterin sanatsal mizacıyla, kendi mizacımın örtüşen yanlarını arayıp bulursam, bunu da gösterebilirsem ve unutursam kamerayı bunları yaparken sanki olacakmış gibi…
G: Evet, evet.

E: …kendi kendime biraz sezilerle çıktığım bir yolculuktu bu. Ama hala o korku… Şimdi ne yapacağım? Hiçbir şey… Ve ilk defa yeniden bir şeye… Sanki oyunculuğa bunca yıl sonra, yeniden, ilk kez başlamış gibi bir duyguyla başlıyorsunuz, her ilk plan çekiminde…
G: Bir de ben çok kendini fazla eleştiren biriyim. Yani… Tiyatroda da hep, bunun daha iyisi var, bundan sonra daha iyisini yapacağım, hep böyle kendi kendine… Kendi kendiyle yarışma duygusu var. Çünkü orada daha uzun süren bir macera… Sinemada ise bunun kaydedilmiş olması beni biraz tedirgin ediyor. Çünkü eski filmlerime baktığım vakit, “eyvah”, diyorum, şimdiki kafam olsa bu sahneyi böyle oynamazdım. Ne yapmışım orada ya, diyorum. Müthiş bir eleştirel gözle bakıyorum. Hatta yıkıcı bakıyorum.

E: Tiyatroda ertesi gece onu değiştiriyorsunuz.
G: Çünkü tabii… Çünkü tiyatroda bu gece olmadı, yarın bunu şöyle yapacağım. Bir de böyle deneyeceğim. Bir de şöyle yapacağım, deme şansın var. Bir oyunu mesela, beş yüz defa oynuyorsun. Ben şeyi, 850 olmuş galiba, 54 yılda, Bir Delinin Hatıra Defteri’ni 850 defa oynamışım. İşte şimdi Yaşamaya Dair, 380. oyun… Her gece yeniden yaratma şansı var. Tiyatronun bence… Benim tiyatroya daha çok bundan galiba… O yaşayan, o her dakika yenilebilecek, devamlı gelişim halinde bir oyun olması… Öbürü kalıyor. Öylece tarihe kalıyor.

E: Ama iyi bir senaryo, iyi bir yönetmene rast gelirseniz…
G: Tabii ki…

E: …önünüze çıkarsa da…
G: Tabii ki… İşte ne bileyim! Ödüller verdiler, övgüler aldık falan ama bir yerde insan kendi hatalarını görmesi çok önemli. Tiyatroda görmüyorsun, çünkü içindesin. Ama sinemada, o filmi bir daha seyretmek gerektiği vakit görüyorsun. Ya diyorsun, ben şunu daha iyi yapabilirdim. Niye onu düşünmedim? Yahut yönetmen niye bana bunu hatırlatmadı, diyorsun. O zaman daha bir eleştirel oluyor galiba insanın kendine bakışı.

E: Sanatçının sorumluluğuna dair ya da bu dünyadaki yerine dair Tarkovsky’nin şöyle bir yaklaşımı var: Sanatçının sahip olduğu yetenekler ona imtiyaz sağlamamalı. Bu bir ayrıcalık değil, aksine ona yüktür. Bir görevdir bu. Bunu yapmak zorundadır, o kadar diyor. Bundan yola çıkarak da kendine bir iktidar, bir ayrıcalık talep etmemeli. Bu çok utanmazca, çok ayıp bir şey, diyor. Bu katıldığım bir şey benim. Ne diyorsunuz? Sahip olduğunuz yetenek, başkalarında olmayan bir şey… Birilerini etkileme gücüne sahipsiniz ve bu isterseniz başka bir silaha da dönüşebilir. Bu bir iktidar aracına da dönüşebilir. Yani kibirden de öte… Ben sizlerden ayrıyım çünkü sahip olduğum bazı yetenekler var ve ben bununla mücehhez birisiyim. Yoksa bunu birkaç konuşmamda söylemiştim: Hani sesiniz iyiyse, şarkı söylemek zorundasınız. Zorundasınız. Sesinizin iyi olması size ayrıcalık değil, bir görev yükler ancak. Bu yüktür. Bunu taşımakla mükellefsiniz. Ne diyorsunuz?
G: Evet, ben bunu görev olarak hissediyorum. Hatta bir misyon gibi de hissediyorum. Yani bana bu, metafizik şeylere de hiç inanmam, çok maddeci bir insanım, ama bu konuda bana bir görev verilmiş. Yani benim bu dünyada bir rolüm var. Bu bir misyondur. Bunu yapmak zorundayım. Bütün engellemelere karşın, bütün zorluklarına karşın, hep kendimi daha iyi, daha iyi, daha başarılı olma yönünde, daha yararlı olma yönünde… Çünkü bir de ben, belli bir zaman sonra ilk başladıktan on yıl sonra, on yıl sonra, bir dakika, on yıl değil beş yıl sonra, politik tiyatroyu keşfettim. Yani benim işim politik bir görevi olan, bir misyonu olan bir iştir, diye düşündüm. İnsanları aydınlatmak, hatta o zamanlar, şimdi öyle düşünmüyorum tabii ama sanki sanatla biz dünyayı değiştirebileceğimize inanıyorduk. Yani ülkenin rejimini değiştirebileceğimize inanıyorduk. Ne kadar çocuksu bir şey gibi geliyor bana. Yani sen iki saatlik bir oyun oynayarak… Üstelik öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, insanların yüzde 83’ü galiba, son istatistiklere göre, hayatında hiç tiyatroya gitmemiş. Seni görmemiş, umurunda değil. Geri kalan 17’si de… Büyük bir bölümü sadece devlet tiyatrolarına gitmiş. Seni seyretmiş olan kişi, son derece az. Ben fazlasıyla televizyon da yapmadığım için, bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Ne zannediyorsun kendini, ne yapabilirsin ki? Şu seksen milyonluk ülkeyi değiştirebilmek adına… Ama biz devrim yapabileceğimize inanıyorduk tiyatroyla. Ama o dönem, öyle bir dönemdi. 68. 60’lı yıllar. 68… Fransa’da, bütün Avrupa’da ve Amerika’da büyük devrimler oluyor tabii… Büyük kalkışmalar oluyor… İsyan dönemleri… Sende onlarla berabersin. Ve dünyayı değiştirebileceğine inanıyorsun. Sahneye çıkarak… Her akşam, bir buçuk – iki saat sahnede görünerek dünyayı değiştirebileceğine inanıyorsun. Ama biz buna samimiyetle inandık gerçekten. Sonra baktık ki, nerede kardeşim? Sana gelip zaten hemen arkandan... Askeri darbe… Şöyle tepene vurdukları anda pestil gibi yere seriliyorsun. Nereye, ne yapıyorsun yani?

E: Ama şu oluyor galiba: Kimde rastladım! Kieslowski’de rastlamış olabilirim. Filmler ve kitaplar dünyayı değiştirmezler, tamam ama, diyor, bu filmleri seyreden, bu kitapları okuyanlar değişir ve dönüşürler. Ve onlara yeryüzünü değiştirme cesareti gelir, içlerine.
G: Evet.

E: Asıl belki de bizim, ümit etmemiz, ümit edebileceğimiz şey bu. Biz yaptığımız işlerle muhataplarımıza, yeryüzünü değiştirme ve dönüştürme cesaretini bulaştırabiliyor muyuz?
G: Evet.

E: Bulaşıcı bir şey çünkü. Bizim kendimiz için de aslında tahayyül ettiğimiz şey. Ben, edebiyatın beni, bu dünyadan, bu tuhaf, bazen değil, çoğu zaman saçma ve lanet bulduğum bu dünyadan, beni çekip aldığını, geçici olarak, iyileştirdiğini ve sonra geri gönderdiğini düşünüyorum. Bende kitapların, filmlerin etkisi bu.
G: Doğru.

E: Bu anlamda ben de bir kitapseverim ve sinemaseverim. Ve seyirciyim. Sadece kameranın arkasında önünde olan biri değilim. Bende seyrettiğim filmlerden sonra kendimi iyi hissediyorum, cesur hissediyorum. Ümit ediyorum dünyaya dair.
G: Evet.

E: Belki de bizim profesyonel tırnak içerisinde konumumuz, bunu umut etmekten başka bir şey değil, diye düşünüyorum. Bu yüzden 68’li ruhunuzun, başka bir biçimde devam ettiğine inananlardanım.
G: Ediyor, ediyor.

E: Bu yüzden buradasınız ve hala sizi seyreden insanlar kapının önüne çıktıkları zaman, bence başka birisi olarak çıkıyorlar artık. Size gelirken salona girdikleri halin devam ettiğine hiçbir zaman inanmıyorum ben.
G: İşte ben de buna, sonuçta bu söylediğin yere geldiğimi fark ettim. Yani bu yıllar boyunca, işte insanların kafasında o değişimi sağlayabildiğimi, belki dünyayı değiştirmiyorsun ama insanları değiştirebiliyorsun. İnsanlara umut, moral verebiliyorsun. Yalnız olmadıkları duygusunu verebiliyorsun. Yani benim gibi düşünebilen, bak şu salonda beraberiz, aynı o söylenen şeyi, hep beraber alkışlıyorsak, hep beraber gülüyorsak, hep beraber öfkeleniyorsak, demek ben yalnız değilim, bunları paylaşıyorum. Bu sahneden bana gelen şey, bana iyi geliyor. Çıktığım vakit, oh be, diyorum. Ben daha güçlüyüm, daha umutluyum. Galiba bu kadarıyla yetinmek zorundayız yani… Bu kadarı da az bir şey değil.

E: Yeterince güçlü bence.
G: Evet. Bence de.

E: Yeryüzünü sahiplenme cesaretinin kıymetli bir karaktere dönüşebileceğine inananlardanım. Bu işe yarıyor olması, belki de tek başına politik tiyatroyu bile böyle ya da…
G: Evet.

E: …yapılan işin politik tarafını böylelikle tarif edebiliriz, diye düşünüyorum.
G: Yani dünyanın değişebilirliğini göstermek… O ümidi aşılamak… Ve bugüne kadar, bu hale insanlar getirmiş bu dünyayı, değil mi? Daha güzel bir dünyayı gene insanlar yapabilecek. Pat, diye olmayacak o. Ama hepimiz, kendi yaptığımız işlerle, varoluşumuzla, o değişimin içinde, bir yerde, bir görevimiz var, bir misyonumuz var. Ben öyle düşünüyorum. Benim işim bu, diyorum ve orada tavizsiz, düzgün, sorumlu, numarasız, içten, hiç o içtenliğini kaybetmeden… Çünkü bizim mesleğimiz numara yapmaya çok müsait. Çünkü işimiz rol yapmak… Yani olduğumdan başka görünmeyi bilirim ben, göstermeyi bilirim ben. İşim bu. Ama işte o olmaz. Onu sen sahnede yap da… Hayatında yapma.

E: Sahnede de aslında fark edilir ya samimi olmadığın…
G: Tabii.

E: O da bence işte iyi oyuncuyu ayırt eden bir farklılık…
G: Evet, evet, evet.

E: Ben onu birkaç konuşmamda şöyle tarif ettim: Bizim halk arasında, bir çeşit darbımesel gibi, olduğundan farklı, numara yapan, garip, böyle –mış gibi yapan adamlara, artistlik yapma, derler. Yani aslında tam olarak anlattığı, bana olduğundan farklı davranmaya kalkışma, ben seni tanıyorum…
G: Bir de rol kesme, derler.

E: Rol kesme… Yani iyi oyunculukla, kötü oyunculuğu ayırt eden şey… Ya artistlik yapacaksın, ya iyi oyuncu olacaksın.
G: Evet. Doğru.

E: Bir de tumturaklı, süslü konuşan, garip garip böyle benzetmeler yapan adamlara, ya edebiyat yapma, derler.
G: O da doğru.

E: Bu da aslında iyi yazmak, samimi yazmakla edebiyat yazmak arasındaki farkı da bence tarif ediyor. Konuşmanın en başında söylediğiniz samimiyet meselesi de, aslında tam da buraya denk gelen bir şey.
G: Doğru.

E: Ben bir şey daha… Sohbetin de belki sonuna doğru geliyoruz… Ben bir şey daha söylemek isterim. Bir meseleye dair… Hikâyesi olmakla ilgili şeyden hep bahsederim. Şu… Duende de ona bağlı çünkü. Sizin çocukluğunuzdaki keder de… Sahnede size iyi gelen şey… Yaptıktan sonra… Hala bunu, bu kadar, büyük bir arzuyla ve güçle sürdürmenizin altındaki gerçek sebebin de buralarda durduğuna inananlardanım. Bu yaralanmak, yaralı olmak…
G: Ya işte…

E: …sizin sesinizin daha içli, daha güçlü çıktığına sebep oluyor, diye düşünüyorum. Kemal Tahir son derece saçma ve son derece haksızca bir suçlamayla çok genç yaşta cezaevine düştü ve on üç yıl deliksiz yattı. Ağırlıklı da Çorum Cezaevi’nde… Fatma İrfan’a, eşine yazdığı bir mektupta… Eşi hayıflanıyor ve serzenişte bulunuyor, başına gelenlerle ilgili ve diyor ki, hiç üzülme… Asıl, diyor, hikâyesi olmayanlara üzül. Bu dünyada en büyük şanssızlık, hikâyesi olmamak…
G: Doğru.

E: Bu çok hoşuma giden bir şey benim. Bana çok güçlü, bir çeşit şansmış gibi de geliyor. İnsanın yaralarıyla yaşıyor olması. Çünkü başımıza gelenler, bütün bu ülkenin başına gelenler ve en çok kederlendiğimiz, üzüldüğümüz şeyler, ilerde çocuklarımıza anlatacağımız şiir, şarkı, türkü, oyun, film ve tiyatro oluyor aslında. Biz bu hikâyeleri yazıyoruz. Biz bu başımıza gelenleri anlatıyoruz. Onlardan bir cesaret çıkarmaya çalışıyoruz. Bu yüzden çok da fazla hani, böyle kötü bir iyimserlik üzerinden değil ama bu başımıza dair gelenlerin de düşüncelerim de bunlar daha çok… Ülkenin başına gelenlerin de…
G: Doğru.

E: Hikâyemiz var bizim.
G: Evet.

E: Biz, bunlarla baş etmesini de bilecek bir geçmişe, bir hafızaya sahibiz.
G: Zenginleştiriyor insanı.

E: Evet.
G: Bu yaralar…

E: Evet. Bu Japonlar’ın seramik sanatında kullandıkları tarif, tanım var. Raku… Rakun… Yanlış bir şey söylemeyeyim, düzeltiriz sonra belki… Rakun. Biliyorsunuz seramik gölgede kurutulduktan sonra çanak, çömlek neyse… Ben bir de Kapadokyalı’yım ya…
G: Evet.

E: Bu yüzden hani…
G: Çanak çömlek…

E: Sülalemde çanak çömlek, bu işi yapanlar mutlaka vardır. Çanak çömlek işiyle uğraşanlar… Bu gölgede kurutulduktan sonra da pişirilir. Belli bir derecesi vardır. Ama ocağın ağzına bazen düşen, yüksek ısıya maruz kalan çanaklar, seramikler eğilir, bükülürler, ısının şiddetiyle.
G: Bazen çatlarlar…

E: Bazen de çatlarlar, bazen de erirler. Çok yüksek ateşe maruz kalınca… Fakat sonra bu fırın sökülür, kaplar… Satılacak çünkü pazarda. Bu eğik, büyük olanlar pazarda satılmaz. Bunlar eve ayrılır. Bunların bir özelliği vardır ama. Bunlar çok dayanıklı olurlar.
G: Ya, öyle mi?

E: Kolay kolay kırılmazlar. Bir de suyu çok serin tutarlar.
G: Allah Allah, bak bunu hiç duymadım.

E: Evet. Bu yüzünden bizim çanak ustaları, aktestiler pazara, göktestiler eve, derler. Bunlar bizim evimizde de uzun yıllar böyle…
G: Eğik, büyük…

E: Eğik, büyük testiler olurdu ama suyu çok güzel serin tutardı onlar ve böyle iteklemekle, düşmekle de kolayca kırılmazdı. Ben edebiyatçıları da, bu işe ömrünü vermiş tiyatrocuları da, sinemacıları da, sanatın bu tarafında duran ustalarımızı, sizi ve benzerlerinizi ocağın hararetli yerine düşmüş kaplara benzetiyorum. Fazlasıyla ısıya maruz kalmışsınız ama suyu iyi serin tutuyorsunuz. Kolay kolay da kırılmıyorsunuz. Öyle iteklemekle, düşmekle filan da kırılmazsınız. İyi bir hafızanız var. Ve bu orada duruyor. Sanki saklı… Bu yüzden hayıflanmıyorum ben. Bunlardan bir şey de çıkartmak istemiyorum. Hani buradan, benzerlerinden ayrı, kibirli bir yer, başka bir şey değil. Bu iyi geliyor size… Size de yakışıyor. Bu çok kıymetli bir şey…
G: Ama alçak gönüllü olmak çok önemli. Yani ne yaparsan yap, onun aslında şu koskoca evrende hiçbir şey ifade etmediğini, bunu bilmen çok önemli. Senin yerin şu kadarcık bir şey. Kendine başka bir şey vehmetme yani… Ne var, sende bu işi yapıyorsun, öbürü de bu işi yapıyor, o da bu işi yapıyor. Senin için de bu iş… Onu iyi yapmaya çalış ve saygılı ol o işe karşı. Bir de o yara meselesi çok önemli. Yani bence yarası olmayan zaten sanatçı olmaz. Bir yerde o sanat dürtüsünü verecek olan insanın içindeki, çok derindeki yaradır. Kendini de sağaltmaya çalışıyordur, bütün hayatı boyunca zaten.

E: Çok meşhur bir saz üstadı varmış. Çok güzel saz yaparmış. Yaşlı bir adam, usta… Millet sıraya giriyormuş ona saz yaptırmak için. Yine genç bir sazcı sıraya girmiş, vakti gelmiş, demiş sazın hazır, gel al. Gitmiş sazını almaya, şahane bir saz. Kaldırmış, tam teslim edecekken bırakmış sazı. Sazın gövdesi parçalanmış. Ah, demiş bizimki… Bekliyor aylardır, yıllardır o sazı… Usta almış onu tekrar. Yeniden, eskisinden farksız bir biçimde tamir etmiş. Yapıştırmış. Sonra vermiş, demiş ki, çal. Çalmaya başlayınca müthiş bir ses çıkıyormuş. Meğer sazı bu kadar içli yapan, adamın ustalığı değil, sazın yarasıymış. Parçalanmış ve tamir edilmiş haliymiş. Meğer adamın bütün numarası oymuş. Önce yapıyor, sonra kırıyormuş.
G: Hep kırıyor, sonra veriyor.

E: Tamir edip, veriyormuş.
G: Vaaaay.

E: Evet, bu yaralı sazdan iyi ses çıkıyor. Bizim coğrafyamızda çok da zahmete gerek yok, yaralı saz aramak için. O kadar…
G: Herkes yaralı…

E: O kadar çok rastlayabiliriz ki… Harikasınız, çok teşekkür ederim.
G: Ben çok teşekkür ederim.

E: Bu soru cevap değildi tabii. Bir muhabbetti.
G: Güzel muhabbetti.

E: Sizi dinlemek çok güzeldi. Size dair biyografik düzeyde bir şeyleri paylaşmak, herkesin, her zaman yapabileceği bir şey… Zaten…
G: Onlar zaten var sağda…

E: Ortalık yerde var. Yaptığınız her şey ortada. Biraz kendi tarihimden, hekim olmamın dışındaki yaşadığım bu oyunculuk ve edebiyat ve sinema serüveniyle de karşılaştırarak biraz sizden tüyo da almaya çalıştım sorularımla. Benzer bir yolculuk olduğunu fark ettiğim için de ayrıca kıvanç duydum. Çok teşekkür ediyorum.
G: Ben teşekkür ediyorum. Sağ olun.
G: Bu Kınalı, bu Burgaz… Benim çocukluğum burada geçti. Evet. Heybeli, Büyükada. Şu Sivriada… Yonta yonta şey ettiler. Bu Yassıada, biliyorsun…