Haluk Bilginer’e Saygı
Murat Erşahin
Şiirsel bir serüven…
Haluk Bilginer kimdir? Onun hakkında ne/neler söylenebilir? Süslü bir biyografi yazısı yeterli olabilir mi onu tanımlamak için? Kendi okusa örneğin, „yahu bu tarihler, bu isimler, bu oyunlar, filmler, ödüller ne böyle telefon rehberi gibi alt alta sıralanmış; kupkuru“ der mi içinden acaba… Der kanımca! Günümüzde her mecradan ulaşılabiliyor bir sanatçının biyografisine. Ayrıntılarıyla üstelik. Anlamak sonra; anlamaya çalışmak… Ulus Baker’in dediği gibi „Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz. Anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret, tümü değil.“ Upuzun yıllar birlikte yaşadığımız insanları, eşimizi, çocuğumuzu, annemizi, babamızı, dostlarımızı anlayamazken; hakkında yazılanları okuduğumuz birini anlayabilmek… Şu gayet vasat „anlamak“ kavramını yok etmek gerek. Hissetmek, içselleştirmek belki…
Evet; Haluk Bilginer kim… Verdiği röportajlara, nehir söyleşilere, soru-cevaplara şöyle dikkatle bakıldığında; Cemal Süreya dizelerini çağrıştırıyor usta aktör Bilginer!
„Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.“
1954 Haziran’ında İzmir’de dünyaya gelmiş. „Hayal ediyordum, benim hayatım hayal ederek geçti, hayal ederken öleceğim bir gün. Hayal etmeden olur mu?“ diyen biri.
„Hatırlıyorum, yazlık sinemalar vardı çocukluğumuzda. Ben Kubrick’in Spartacus‘ünü hatırlarım, başladığında daha güneş batmamıştı, filmin üçte birini aydınlıkta seyretmiştik. Kışın da mutlaka hafta sonları sinemaya giderdim, ne oynarsa oynasın. İzmir’de Köşk Sineması, Sema Sineması vardı, ne gelirse mutlaka seyrederdim. Oyunculuk hayallerim vardı tabii, ilkokuldan itibaren. Lise 2’de sahneye çıktım, baktım orada çok mutluyum. Bunu meslek olarak seçeyim o zaman dedim. Aslında başka fikirlerim vardı; hekim olmak, kimya mühendisi olmak gibi. Sonra doktorluk, kimya mühendisliği ve oyunculuğun ne alakası var diye düşündüm ve bir alaka buldum; kendi tabiatımdan kaynaklanan bir şey: Merak. Ben doktor olsaydım meraktan olacaktım zaten. Oyunculuk da merak işi sonuçta. Bir karakter yazılmış, sizden onu canlandırmanız, ona „can vermeniz“ isteniyor. Canlandırırken de düşünüyorsunuz, „bu durumda ne yapar, nasıl tepki verir, bu nasıl bir adam?“ diye. Zaten oyunculukla ilgili „acting is actually reacting“ diye bir tabir var. Türkçeye çevrilmesi biraz zor. Oynamak, kendi başına bir şey değildir, olan bir şeylere gösterdiğiniz reaksiyondur. Kendinize de reaksiyon gösteriyor olabilirsiniz. Sahnede tek başınıza oynarken „ne yapıyorum ben?“ diye sorarsanız, düşüncenize reaksiyon veriyorsunuz. Yani düşünmeden yaptığınız herhangi bir şey yok oyunculukta. Bazen oyunculuğu bilmeyenler „nasıl ezberliyorsunuz o kadar lafı“ gibi sorular sorarlar. O işin en kolay tarafı, ezber bir şey değil ki! Neyse sahneye çıkınca baktım ki orada çok mutluyum. İyi o zaman, ben konservatuara gideyim dedim.“*(1)
Konservatuvara gitmeden önce profesyonel olarak 1971-72’de üç oyun oynamış İzmir Devlet Tiyatrosu’nda. Ankara Devlet Konservatuvarı sınavlarında başarılı olunca Ankara’da beş yıl süren parasız yatılı yılları. Derken Londra! Prestijli Londra Müzik ve Drama Akademisi (LAMDA). Londra’daki eğitmenlerle kurulan iyi ilişkiler. Özellikle usta aktör Nigel Hawthorne ile olan dostluğu. İrili ufaklı ciddi oyunculuk hamleleri… Bob Swaim’in yönettiği, başrollerini Sigourney Weaver ve Michael Caine’in paylaştıkları Half Moon Street’de „Birinci Arap“ ve ardından Elaine May imzalı, Dustin Hoffman, Warren Beaty ve Isabella Adjani’li büyük prodüksiyon Ishtar’da „gerilla lideri“ rolleri. İngiltere’de 1985-89 arası BBC’nin ünlü dizisi EastEnders’la parlayan ün. Onu sokaktaki adama tanıtan 109 bölümde canlandırdığı „Kıbrıslı Mehmet Osman“ karakteri. Sahici ve samimi bir sıcaklık…
1987’de Türkiye’ye dönüş… Füruzan’ın romanından uyarlanan, Okan Uysaler’in yönettiği Gecenin Öteki Yüzü adlı birer saatlik dört bölüm olarak yayınlanan TV filmi. Ardından Ziya Öztan imzalı Ateşten Günler.
„Ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.“
Türkiye-İngiltere arası geçen yıllar ve 1989’da Tiyatro Stüdyosu… Ahmed Levendoğlu, Zuhal Olcay ve o… İlk oyun Harold Pinter’ın Aldatma Oyunu. Tiyatro, kimilerine göre delice bir tutku Bilginer için… „Delilik buysa, evet deliyim!“ yanıtı… „Oyuncunun kendisini ifade edebileceği, kendisini iyi hissedeceği yer tiyatro sahnesidir“ diye ekler Haluk Bilginer. Levendoğlu’ndan sonra Bilginer ve Zuhal Olcay „Oyun Atölyesi“ adı altında devam ederler yola. 1999’da Steven Berkoff’un Dolu Düşün Boş Konuş oyunuyla „gezici“ yolculuk başlar. „Oyun Atölyesi“, devlet ya da özel hiçbir kurum ya da kuruluştan destek almadan, iki yıl süren inşaat çalışmasının ardından 4 Nisan 2002’de Anthony Horowitz’in Ermişler ya da Günahkârlar adlı oyunu ile kendi salonunda seyirciyi selamlar.
Oyun Atölyesi’nin hedeflerini şöyle açıklar Bilginer: „Asıl olan oyun kavramıdır ve oyun samimiyeti ile gerçeğin sanatsal estetiğini bütünleştirip seyirciye aktarmak. Bu temel prensibe bağlı kalacak şekilde hedeflenen, farklı yazarların eserlerini farklı oyuncularla, yönetmenlerle, sahne ve ışık tasarımcılarıyla, bir nevi deneme ve araştırma atölyesi zihniyetiyle buluşturmak! Bu sayede farklı ve yeni bakış açıları yakalayıp, her eserin kendine özgü dünyasını oluşturarak seyircinin bu farklı dünyalara, evrensel dertlere tanıklık edebilmesine, tartışabilmesine zemin hazırlamak. Hayatta olduğu gibi kuliste ve sahne üzerinde herkes eşittir. Bu yüzdendir ki, „bazıları daha eşittir“ gibi bir ayrım yoktur asla!“*(2)
Ülkede ve yurt dışında süren oyunlar, TV dizileri, filmler, sitcomlar, seslendirmeler, çeviriler son hız sürerken unutulması neredeyse imkânsız bir performans çıkagelir… Zeki Demirkubuz’un 1997 tarihli yaman filmi Masumiyet’te „Bekir“ karakteri… O müthiş doğaçlama tirat sonra: „… O gece oturup düşündüm. Oğlum Bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. O gün bugün usul usul yürüyorum işte.“
Yüze yakın sinema filmi ve TV dizisi, Türkiye ve İngiltere’de rol aldığı onlarca önemli oyun… 2014’de Cannes’de Altın Palmiye kazanan Nuri Bilge Ceylan filmi Kış Uykusu ve canlandırdığı başrol mesela. Saymakla bitmeyen performanslar. İzleyicisine ilham ve umut veren, mesleğini büyük bir tutkuyla sürdüren, uluslararası üne sahip bir aktör için ne söylenebilir ki? Çok sevdiği kızı Nazlı ile, mesleği ile, Gebze’de kurduğu çiftlikle, İstanbul-Londra arası sanat koşuşturması ile geçiyor ömrü…
„Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.“
Çok seviliyor… Dokunup değer kattığı hemen her şey için…
MURAT ERŞAHİN
Sinema Yazarı,
Ocak 2026, İstanbul
*(1): Boğaziçi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan Sinema Söyleşileri kitabı / 2013
*(2): Haluk Bilginer: Büyücünün Sırrı, Rıza Kıraç / 2021
